Süleyman DAĞISTANLI

ZERDÜŞT’E ARKA ÇIKACAKTIK… – Süleyman DAĞISTANLI

zerduste-arka-cikacaktik

ZERDÜŞT’E ARKA ÇIKACAKTIK… – Süleyman DAĞISTANLI

Vaktiyle Mardin’e bağlı bir köyde, Reşo Ağa adında bir pehlivan yaşarmış. Çok uyanık aynı zamanda çok da acımasız olan Reşo Ağanın en sinirlendiği şey birilerinin malından bir parça olsun alması, ektiği bostanından bir dal meyve kopartmasıymış. Reşo Ağa ile aynı köyden olan biri Zerdüşt, diğeri Hıristiyan ve Müslüman üç yiğit genç bir gün avlanmak üzere dağlara çıkmışlar ve günlerce dağlarda kalmışlar. Av dönüşü dere kenarındaki Reşo Ağa’nın bostanının yanından geçerken gözleri kavun ve karpuzlara takılmış. Hem aç hem de susuz olan gençler civarın en bakımlı bahçesi olan Reşo Ağa’nın bostanına dalıvermişler. Bir süre sonra bostana gelen Reşo Ağa, gençleri bostanında görünce çılgına dönmüş.
İçinden; “Bunları teker teker dövebilirim, ama üçü de üzerime çullanırsa beni harcarlar” diye düşünmüş. Sonra da bulduğu çözümü uygulamaya başlamış.
Önce Zerdüşt’e dönüp; “Seni dinsiz kitapsız adam!” demiş. “Bunlar hep senin başının altından çıktı değil mi? Bu Müslüman kardeşim. Dinimiz, kitabımız bir. Malımız, canımız, kanımız ortak. Hıristiyan desen, İsa Efendimizin ümmetinden bir ehli kitap. Bunlara, değil birkaç kavun karpuz, bütün bostan helal olsun. Ulan peki, sana ne oluyor? Dört kitabın dördüne de inanmazsın. Sen, benim mülküme destursuz nasıl girersin ha?…”

Bu sözleri duyan Müslüman ve Hıristiyan; “Bu Reşo Ağa da dinli imanlı adammış(!)” diye düşünmeye başlamışlar “Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” diye düşünüp, Reşo Ağanın Zerdüşt’ü iyice benzetmesine ses çıkarmamışlar.
Reşo Ağa bu kez Hıristiyan’a dönmüş ve başlamış önce sözlü saldırıya; “Biraz evvel de söyledim” demiş. Müslüman benim din kardeşim. Kanımız canımız bir. Söyle ulan, sana ne oluyor? Düzgün bir adam olsan, Allah’ı üçe çıkarmaz, İsa Efendimizi Allah’ın oğlu yapmazdın. Müslüman gibi dosdoğru bir dine inanırdın.” Sonra da yermisin yemez misin? Hıristiyanın’da işini bitiren Reşo Ağa, bu sefer Müslüman’a dönmüş. “Ulan!” demiş. “Sen de sözde Müslüman olacaksın ha. Helali, haramı bilecek, benim malıma mülküme sahip çıkacaksın… Oysa sen, tutmuş elin Zerdüşt’ünü, Hıristiyan’ını bostanıma sokmuş, benim malımı yedirirsin. Ulan ben seni gebertmeyeyim de kimi geberteyim?” Sonrası malum…
Üçünü de perişan halde bulan köylüler; “Aslan gibi delikanlılarsınız. Üçünüzü de birden, kim bu hale getirdi?” diye sormuşlar.
Hiç birisi cevap vermemiş. Yalnız Müslüman gözlerini meçhul bir boşluğa dikmiş olarak mütemadiyen şunları tekrarlıyormuş; Zerdüşt’e arka çıkacaktık. Zerdüşt’e arka çıkacaktık…

Geçenlerde, mensup olduğu cemaatin artık devlet kademelerinde önemli(!) ve kilit(!) noktalarda yer almaya başladığını gururla anlatan birinin, paralel ve dikey operasyonların(!) en çok kendilerine yaradığını ifade etmesi üzerine, yıllar önce dinlediğim bu hikâye geldi aklıma. Hüküm sürdükleri coğrafyaları babalarının mülkü sanarak, o toprakların asıl sahiplerinin en ufak bir fayda sağlamasına tahammül edemeyen Süfyaniler, her zaman için Allah’tan değil halklardan korkmuşlardır. Süfyanilerin halklara karşı olan korkularını yenebilmek için halkları ayrıştırıp teker teker yok etme derdinde olmalarına, tıpkı Reşo Ağa misali hile ve entrika ile halklar karşısında hiçbir gücü olmadığı halde nasıl da halkları sindirip ezdiğine şahit olmaktayız yıllardır. Bu hileyi birçok alanda uygulayan süfyaniler, birlik ve beraberliğin önemini Müslümanlardan daha çok anlamış olacak ki, halklar arasındaki birlik ve beraberliği yok etmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Uyguladıkları zulümleri parça parça ve süreç içerisinde yapan süfyaniler bu yolla, ezilen ve zulüm gören halkların ortak paydada birleşmelerini engellemektedirler. Örneğin kadrolu işe sahip olduğu halde kendi keyiflerine göre, halka sormadıkları gibi, içeriğinden de halkın haberdar olmasına izin vermedikleri, paket paket, torba torba çıkardıkları yasalarla insanları işten çıkaran ya da aldığı maaşın yarısına çalışmak zorunda bırakan süfyaniler, bu işi farklı zamanlarda farklı kesimlere uygulayarak halkları sindirmekte ve büyük bir infial oluşmasına engel olabilmektedir. Örneğin, Demiryolu işçilerini işten çıkartırken aynı statüde olan diğer işçilere ses çıkartmaması, tüm bu insanların tepkilerine karşı koyamayacak olmasındandır. Demiryolu işçilerini işten çıkartırken diğer kurumlardaki işçilerin bu kardeşlerini savunmak yerine Reşo Ağa’ya beslenen hüsnü zan misali rejime hüsnü zan besleyerek, kendilerine dokunmadığı için şükür(!) edenler, sıranın en kısa zamanda kendine de geleceğini hesap etmeden birlik ve beraberliğe aykırı davranmaktadırlar. Aynı zulüm kısa bir süre sonra onun da başına gelmekte ve bu zulme maruz kaldığı sırada kendisinin sergilemiş olduğu suskunluğun aynısını diğer insanlar ona sergilemektedir. Öğretmenden kıstığını, polise veren, polisten aldığını askere veren, askerden çaldığını kendi yandaşlarına peşkeş çekenler bu yolla tüm bu mesleklerin mensuplarını birbirlerine düşman etmekte, bu işi yaparken araya koyduğu süre ile de bazen kendine şükredilmesini bile sağlamaktadır. Hiçbir meslek dalının, derneğin, cemaatin, sendikanın, tarikatın süfyaniler için önemli olmadığını, onlar için asıl önemli olanın kendilerine uşak insanların yetişmesini sağlayacak oluşumların olduğunu bilmeyenler, rejimin bir grubu popüler edip, diğerini lağv etmesine aldananlar, rejimin bir dönem, başlarındaki kendi adamları sayesinde bir grubu kullanıp ardından onu düşman ilan ederek tüm Müslümanları itham etmesine aldananlar, rejimin kendilerine değer(!) vermesine sevinebilmekte ve kısa süre sonra aynı akıbete uğrayacağını hesap edememektedir. Paraleli düşman ilan edip, dikeyleri kahraman gösterenler, bir süre sonra dikeyleri hain ilan edip yamukları meşhur edecektir. Tüm bu yollarla meşhur ettiği oluşumlara insanların perestiş etmesini sağlayan süfyaniler, bu oluşumların en tepesine yerleştirdiği kendi uşakları ile bu insanları yanlış yönlendirmekte, Öz Muhammedi ve İnkılabi İslama düşman etmekte ve ardından işi bitince bu kesimi hain ilan edip yoluna devam etmektedir. Bu süreç devam ettikçe sağdan sola savrulan Müslümanlar, bir gün Ak dediğine diğer gün kara demekte, yıllarca hak dediğini bir kalemde batıl ilan etmekte ve böylece bir ömür geçirerek Öz Muhammedi İslam’ı bulmaya ve tanımaya fırsat bulamamaktadır. Müslümanların topyekûn kendilerine karşı koymasını göze alamayanlar böylelikle, Reşo Ağa misali parça parça olan ümmeti yine kısım kısım sindirmekte, zulmetmekte ve kendilerine uşak olarak yetiştirip Öz Muhammedi İslam’a yabancı kılmaktadırlar. Özellikle cemaatler üzerinde bu oyunu oynayan süfyaniler, kendi adamları olan liderler yoluyla bir cemaati diğerine tamamıyla düşman ilan edip, kendilerini yapılan zulümlerden soyutlayıp tabanların birbirine düşman olmasını, birbirleri ile çekişirken kendi yanlışlarını görmemesini dolayısıyla Öz Muhammedi İslam’a yabancı kalmasını hatta kin duymasını sağladıktan sonra, yani amacına ulaştıktan sonra gözyaşı döktüğü kişileri bir anda hain ilan etmekte ve hakaretler savurmaya başlamaktadır. Bu süreçte kendileri ile birlikte zarar görmeyen tek kesim bu yapılanmaların üst tabakası olan bu oluşumların elitleridir. Zarar gören kesim ise, İslam adına bu şahıslara bağlanmış ve bu bel’amlar yüzünden Müslüman kardeşlerine ve Öz Muhammedi İslam’a düşman olan tabandakilerdir. Bu süreç sonunda halklar iki kısma ayrılmaktadır. Bir kısım, faturanın tamamının kendilerine kesilmiş olmasının ezikliği ile bir köşeye çekilmekte ve tabiri caiz ise “emeklilik” takılmaktadır. İşte bu kesim, çoğu zaman Öz Muhammedi İslam’a da şüpheyle yaklaşıp, kendilerine hakkı ve hakikati anlatanlara lisanı hal ile “biz bu yollardan çok geçtik” demektedirler. Diğer kısım ise, Muaviye’nin torunları olan günümüz süfyanilerinin liyakat(!) sınavı sonucunda yönlerini bir anda tam tersi bir tarafa çeviren ve süfyaniler ne derse onu hak sanmaya başlayanlardır.

İşte burada önemli olan, birlikte olunduğunda nasıl bir güce sahip olacağını ve tüm düşmanlara karşı yenilmez bir güç haline geleceğini bilmeden, bulundukları coğrafyalarda ki süfyanilerin oyunlarına gelen ümmetin birlik ve beraberliğini sağlayacak olan kardeşlik duygularını geliştirmek, vahdet ile deccali ve süfyanileri tarihin çöplüğüne gönderecek bilince sahip olmak ve bu bilinci tüm ümmete aşılamaktır. Bu görev, süfyanilerin bu tuzaklarına düşmemiş ve hilelerine kanmamış Öz Muhammedi İslam erlerinin görevidir. Bu görev, sağcısı, solcusu, cemaatcisi, tarikatçisi, dernekçisi, sendikacısı demeden topyekûn süfyaniler tarafından yıllarca zulme maruz bırakılmış ve sindirilmiş mazlum ve mustazaf halkların vahdetle birleşerek süfyanilere unutamayacakları bir dersi vermelerini sağlama görevidir. Bu görev “O hâlde hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Hem Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani (siz) (birbirinize) düşmanlar idiniz de Allah kalbilerinizin arasını (İslâm ile) birleştirdi; böylece O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Hem ateşten bir çukurun kenarında (küfür içinde) idiniz de sizi oradan kurtardı. Allah, size ayetlerini böyle açıklar, tâ ki hidayete eresiniz.” (Al-i İmran 103) İlahi emrinin muhatabı olan tüm sorumluluk sahibi Müslümanlardır. Zor, meşakkatli ve fedakârlık gerektiren bir görev. Ancak bu sorumluluk güç ve imkândan değil, bilinç ve imandan doğar.
İlahi! Bizlere bu zorlu yolda gücü ve imkânı ölçüsünde değil bilinç ve imanı ölçüsünde mücadele eden ve başarıya ulaşan kullarından eyle. Amin.

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Close