Süleyman DAĞISTANLI

İSLAMA HASRET GÖNÜLLER… – Süleyman DAĞISTANLI

islama-hasret-gonuller
İSLAMA HASRET GÖNÜLLER… – Süleyman DAĞISTANLI
Şu zorlu imtihan dünyasında hayaller ve temenniler bazen, suyun altında insana hayat bağışlayan bir nefes hükmünde olabilmektedir. Hayat meşgalesi arasında bir boşluk bulabilenler bir anda kendini ileriye dönük planlar, temenniler ve gerçekleşmesini istediği hayaller içerisinde bulabilmektedir. Böyle bir an olsa gerek, ancak uyandığımda ne kadar uzun bir düşünceye daldığımı anladığım geçenlerde, ülkemizi ve dünyayı, halkımızı ve diğer halkları düşünürken, birden ileriye dönük ülkemizde ve tüm dünyada görmek istediğimiz bir ülkenin özlemi ile derin düşünceler içerisinde buldum kendimi…
Her yer toz duman, ülke baştan sona bir hareket içerisindeydi. Bazen, yeniden başlamanın tek şartının nokta koymak olduğunu tüm ülke anlamıştı sanki ve geçmişe koca bir nokta koymuştu. Ülkede muazzam bir hareketlenme vardı ver her yer toz duman içerisinde. Evet, artık dağılıyordu toz ve bulutlar, her şey netleşmeye başlıyordu. Tablo netleştiğinde, bu büyük değişim sırasında birçok insanın bedeller ödediği, acılar çektiği belliydi ancak tüm ülkede bir bayram havası vardı. Çektiği acılardan dolayı bıçak altına yatan ve ameliyat masasında korku da yaşasa, kanı da aksa ameliyat sonrası tüm acılardan ve hastalıklardan kurtulmuş olmanın mutluluğu vardı tüm ülkede. Geçmişe kıyasla büyük bir değişimin yaşandığı ülkemizde olanların, tüm dünyada da deprem etkisi yarattığını izledim, eskisinden eser kalmayan televizyondan. İnanamamıştım, daha önce açmaya ve bakmaya hayâ ettiğimiz televizyonlarda ki tüm programlar, filmler, reklam ve diziler gitmiş, yerine amacı insanlara olumlu yönde bir şeyler katabilme amacı taşıyan programlar gelmişti. Önce inanamadım ta ki açtığım radyo kanallarında da aynı duruma şahit olana kadar. Şaşkınlığımı ve mutluluğumu paylaşmak için sokağa çıktığımda, şaşkınlığım daha da arttı. İnsanların giyim kuşamları değişmiş ve cadde sokaklarda ki idmanlı hayâsızların yerini İslami usullere göre giyimini yeniden dizayn etmiş insanlar gördüm. Billboardlarda, otobüs duraklarında sergilenen ahlaksız reklamlar, saçma sapan ahlak dışı dizilerin reklamları kalkmış, yerine yaklaşan ramazan ayı ile ilgili, oruç ve faziletleri ile ilgili ayet ve hadisler konulmuştu. Reklamı yapılan şeyler ise ahlak sınırlarını zorlayan cinsten değildi artık. Önünden geçtiğin bir iş yerinde heyecanla haberleri izleyenler dikkatimi çekti bir an. Spiker, tüm bu yaşananlardan dolayı dünyadan büyük tepki aldığımızı, ABD, İsrail, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerin büyükelçilerimizi kovduğunu, yaşananların tüm dünyadaki yankılarından bahsediyordu. İlginç olan ise bunu izleyen insanların tüm bunları gülerek karşılarken “kâfirleri dostlar edinmeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar…”(Maide 51) ayetini okumaları ve bu şer güçlerin kendilerine düşman olmalarından dolayı doğru yolda olduklarına olan inançlarının daha da arttığına inanmalarıydı. Öyleydi gerçekten ne mutlu iblislerin kendisine düşman olduğu insanlara, ülkelere diye geçirdim içimden.
Zaman hızlı ilerliyordu, taşlar yerine oturmaya başlamış, Allah’ın istediği ve razı olduğu bir yönetim tarzı ile Allaha kul ve Resulüne layık nesiller yetişmeye başlayacaktı artık. Her doğum sancılı olur muhakkak. Bu zorlu süreçte İslam’a ve insanlığa düşman olanlar, komşumuz olan bir ülkeye her türlü desteği vererek İslami bir düzene kavuşan Türkiye’ye karşı savaş açmış ve bu savaş yaklaşık 10 yıl sürmüştü. Bu zorlu süreçte şehitler verse de Türkiye halkının imanı daha da perçinleşmiş ve her geçen gün İslam Devletine yaraşır ilerlemeler kaydetmeye başlamıştı…
Zihin dünyasında zaman çabuk ilerliyordu… Gerçek İslam’a hasret kalan ve büyük sancılarla Öz Muhammedi bir ülke inşa etmeye başlayan Türkiye de her şeyin yeniden şekillenmeye başlamasının üzerinden yaklaşık 35 yıl geçmişti. Tüm dünyanın ülkemize karşı cephe aldığı hatta ambargo uyguladığı bu 35 yılda, kahraman Anadolu halkı yılmamış ve azimle Allah yolunda, Allah’ın dini için gece gündüz çalışmıştı. Artık her şeyi ile kendine yetebilen bir ülke olmuştu Türkiye. Eğitim, adalet, yargı, ceza, ticaret ve tüm konularda tamamen İslam’a göre yeniden düzenlemeler yapan Türkiye de artık anayasa, Allah-u Teâlâ’nın yüce kitabı Kur’an-ı Kerimdi. Gençlerin ve çocukların eritildiği, öğütüldüğü bir eğitim sistemi yoktu artık, tamamen Allah’a kul Habibine layık ümmet ve Müslüman’a yaraşır bir hayat tarzı ile yetiştirilen, bilimin ve ilerlemenin sınır tanımadığı okullar, üniversiteler vardı artık. Bilim adamlarının yaş ortalamasının 20’li yaşlar olduğu, kadınıyla erkeğiyle üniversiteleri dolduran imanlı öğrencilerin akıl ve imanlarının birleşimi sonucu ortaya koydukları muazzam eserler ve gelişmeler… Kendi arabasını, uçağını, helikopterini, gemisini, uydusunu, füzesini, nükleer santrallerini kurabilen, geliştirdiği silahlara ve füzelere ayet isimlerini veren ve düşmanlarının kalbine hem cismen hem ismen korku salan gelişmelerin olduğu bir ülkeydi artık Türkiye. Devlet adamlarının takvalı ve muvahhit Müslümanlardan oluştuğu, halkın devlet için değil, devletin halk için olduğu, hizmet kadar ıslahında önemli olduğunu bilen yetkililer olduğu bir ülke. En rütbeli komutanların aynı zamanda en takvalı Müslümanlar olduğu, bu takvalı komutanların askerlerin önüne geçip namaz kıldırdığı, kışlalarda Kur’an derslerinin yapıldığı bir ordu. Mezuniyet törenlerinde topluca Kur’an okuyarak göreve başlayan polisler. Vatanını ve İslam Devletini korumak için sayıları on milyonları bulan gönüllü halk orduları. 16 yaşının altında sayısı 1 milyonu bulan Kur’an hafızı gençler. Gençlerin ve çocukların başkasını değil Allah’ı memnun etmek için çalışıp çabaladığı, şarkı türkü yarışmalarına değil, Kur’an yarışmalarına katıldığı bir ülke. Ne güzel şeylerdi bunlar, uyanmak istemiyordum daldığım derin düşüncelerden.
Ülkenin zenginliklerinin yine ülkede yaşayan halklara harcandığı, elde edilen başarıların ve teknolojilerin din, dil, ırk ayrımı yapılmadan diğer dünya halklarıyla paylaşıldığı bir ülkeydi artık Türkiye. Tüm dünya halklarına umut olan ve karanlık güçleri ışığıyla ve nuruyla yok eden bir ülkeydik artık.
Çok fazla şey değişmişti Türkiye’de. Hırsızların, katillerin, ırz düşmanlarının kahraman ilan edilmediği, yalakalığın ve ikiyüzlülüğün prim yapmadığı, insanların karın tokluğuna çalıştırılmadığı, ülkenin zenginliklerinin başkalarına peşkeş çekilmediği bir ülke. Madenlerini başkalarının çıkarttığı, petrolünün çıkartılmasına dahi izin verilmediği yalanlarıyla ülkenin petrolünün yabancılara peşkeş çekildiği, çıkartılan bor gibi değerli madenlerin tuz fiyatına emperyalistlere verildiği bir ülke değildik artık.
Yıllarca süper güç diye bize ve tüm dünyaya tanıtılanların teknolojilerinin yalan olduğunu görmüş, 30-35 yıllık kısa bir zamanda bile onca ambargoya rağmen geride bırakmıştık tüm kartondan aslan olan ülkeleri. Bunca olumlu gelişme, İslam ve insanlık düşmanlarını kahrediyordu elbette. Kurşun atmaya cesareti olmayanlar, çamur at izi kalır politikası gereği durmadan kara propaganda yapıyor ve dünya halklarının gözünde ülkemizi itibarsızlaştırmaya çalışıyordu, güneşten rahatsız olan yarasanın çaresizliğiyle. Düşman, düşmanlığı gereği bunu yapıyordu da, aynı dini, aynı kitabı, aynı peygamberi ve aynı coğrafyayı paylaştığımız İslam ülkeleri neden alet oluyordu bu basit oyuna diye düşünüyordum daldığım o derin düşüncelerin içerisinde. Başkasının sahip olduğu nimetin yok olmasını ve bu nimetin kendisine geçmesini temenni etmenin haset, başkasının sahip olduğu nimetin yok olmasını istemeden sadece benzerine sahip olmayı arzu etmenin gıpta etmek olduğunu ve bu ikisi arasında ki farkı en az bizler kadar biliyor olmalılardı bu insanlar. Kimi mezhebimizi bahane ediyor, aynı dine mensup olmamızı atlayıp, farklı mezhebe mensup olmamız sebebiyle düşmanlık ediyordu bize. Kimi ırkımızı bahane ediyor ve “bunlar Türk, Kürt, Laz, hile bunların ruhunda var” diyordu bir anda 70 milyonu itham ettiğini unutarak(!). Kimi, eski Türkiye’de yapılan yanlışları delil olarak sayıyordu, bedevi Ebuzer’i İslam kahramanı Ebuzer yapan İslam’ın bizim ülkemizi hangi seviyeye çıkartabileceğini düşünmeden. Kimi, atalarımızdan ve yaptıkları yanlışlardan bahsediyordu bizim itham edercesine; “babanın günahının çocuğa yüklenemeyeceği” ayetini unuturcasına. Amerika ve İsrail’e değil, sırf İslam’ı bizden daha iyi kimse yaşayamaz dedikleri için bize düşman oluyorlardı. Mezhebi farklı olduğu için bize düşmanlık edenler, dini bizden farklı olan ve bizim dinimize mensup milyonları öldüren Amerika’yı dost kabul ediyorlardı. Ama Türkiye halkı, bunları düşünen ve söyleyenlerin, İslam ülkelerinin başına musallat olmuş süfyanilerin söylemi olduğunu biliyordu. Ve biliyordu cahillikle bunlara kananların, bu süfyanilerin yanlış yönlendirmesiyle bu hale düştüklerini. Ve biliyordu halkların birbirleriyle kardeş olduğunu ve düşmanlık yapanların, ülkelerin başındaki deccali sistemlerin kölesi süfyaniler olduğunu. Ve biliyordu kahraman Anadolu halkı; İslami Türkiye’yi değil, Amerika’yı stratejik ortak kabul edenlerin, bizler vahdet dedikçe ihtilafları körükleyenlerin, bu süfyaniler ve onlara taparcasına inanan yalakalar olduğunu. İsrail büyükelçiliğini ülkesinde barındıranların, Amerika ile ortak olup İslam beldelerini bombalayanların, her fırsatta Amerika’yı müttefik ilan edenlerin bizi, yani İsrail ve Amerika büyükelçiliklerini ülkesinden kovan, hiçbir platformda gasıp İsrail rejimini tanımayan, spor müsabakalarında dahi meşruiyetini kabul etmediği için karşısına çıkmayan bize, İsrail ve Amerikanın gizli müttefiki yaftasını vuranların da yine bu güruh olduğunu biliyordu Türkiye halkı. Mezhebi farklı olduğu halde, yıllardır gasıp İsrail’e karşı mücadelesini her ortamda destekleyen, her türlü yardımı gönderen bizleri, yardım etmek şöyle dursun aynı mezhebe mensup olduğu halde bu İslam ülkesine ihanet eden ve düşmanlarıyla iş birliği yapanların bizleri mezhepçilik yapmakla suçlaması ne garipti. Kısacası, İslami Türkiye karşısında kuduranlar, eski Türkiye’nin yanlışlarını ısıtıp ısıtıp piyasaya sürmekte ve dünya halklarının gözünde İslami Türkiye’yi itibarsızlaştırmaya çalışmaktaydılar. Daldığım bu derin düşüncenin en acı veren kısmıydı bu kısım. Gücümün yettiği kadar bu süfyanilerin yalanlarına ve saptırmalarına aldananlara ve ülkemize karşı haset besleyenlere;
“Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan vermiş olduğu şeyler için insanlara haset mi ediyorlar?” (Nisa 54) ayetini, Peygamberin, “Bir kişinin kalbinde hardal tanesi kadar ırkçılık ve asabiyet varsa, Yüce Allah kıyamet günü onu Cahiliye Arapları ile birlikte diriltir.” Hadisi ile “Ateşin odunu yemesi gibi haset de imanı ve iyilikleri yer bitirir.” hadislerini ve İmam Ali’nin “Haset, haset edilenin ölümü ve hasetçinin helak olmasından başka bir şeyle son bulmayan tehlikeli bir hastalıktır.” sözünü haykırmak istedim.
Ve sonra birden “Ya Rabbi haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.(Felak 5) ayeti ile irkildim ve o an anladım, evvela haset, Allah’a sığınılması gereken diğer şerlerden ayrı tutulmuş ve ondan, “varlığın diğer tüm şerlerine karşı belirgin bir şer” olarak bağımsız, istisnai ve özel olarak söz edildiğini. Karşı tarafı ezmenin en iyi yolu, o halkın gözünde ve gönlünde yer edinmiş, kendilerinden birilerinin eliyle ve diliyle onları bozguna uğratmak olduğunu. Peki, dostu, dostun eli ve diliyle bozguna uğratmak nasıl mümkün olur? Tek bir şeyle, “Bencillik ve Haset.” Aynı düşünceyi paylaşan dostu, dosta karşı, düşmanı için karşılıksız, ücretsiz, bedava çalışan bir hizmetçiye, bir alete çeviren sıfat…
…Aniden uyandım ve çıkıverdim daldığım düşüncelerden, önce üzüldüm uyandığıma ve böyle bir ülkenin düşüncede kaldığına. Sonra sevindim ve tüm bu düşüncelerin İran İslam İnkılâbında 35 yıl önce hayat bulduğunu ve tüm bu meziyetlerin şu anda var olan İran İslam İnkılâbına ait olduğunu hatırladım. Yarabbi dedim bizlere de böyle bir şerefi nasip eyle. Ardından hüzünlendim biraz, bu anlatılanları ülkemiz için ve ülkesi için düşününce mutlu olan ve gurur duyanların, bunların aslında şu an İran İslam İnkılâbında yaşanıyor olmasından dolayı mutluluk duymayıp suratı asılanların olabileceğini düşününce. Üzüldüm yine, Türkiye için anlatılanların hayalini dahi kurarken kalbi sevinçle dolanların, hayalin gerçeğe dönüştüğü İran İslam İnkılâbından dolayı kalbinin hüzünle, acıyla ve kinle dolmasına. Yarabbi dedim, ülkesinde olduğu zaman sevinen kalplerin, aynı güzelliklerin başka ülkelerde yaşanmasına da sevinebilme olgunluğunu ve imanını tüm halklara nasip eyle. Son olarak “Kur’an’da mü’minler için şifa ve rahmet olan ayetler indiren” (İsra 82) Rabbimizin birleştiriciliği ve rahmeti ile gönülleri sevinç ve ümitle dolduran şu ayeti şifa oldu kalplere;
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran 103)

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close