Uyurken öldürülen çocuklar – Serdar M. Değirmencioğlu

panzer-uykuda-yakaladi

Uyurken öldürülen çocuklar – Serdar M. Değirmencioğlu

Haberin başlığı şöyle: “Panzer uykuda yakaladı.” Türkiye’deki siyasi ortamı hiç bilmeyen ama biraz olsun kafası çalışan birine bu başlığı gösterecek olsak, herhalde tiksinirdi. Dünyada olan bitene biraz olsun kafa yoran birine bu haberi yayımlayan gazeteyi gösterecek olsak, gazetenin adına bakarak haberin neden yanlı olabileceğini de çıkarabilirdi. Çünkü gazetelerin adları da bir şeyler anlatır.
Cumhuriyetin kurulduğu dönemde gazetelere verilen adlar ile 80-90 yıl sonra, gazete, televizyon ve başka yayın organlarına verilen adlar karşılaştırılınca durumu anlamak kolaylaşıyor. Bir gazetenin adına “Türk” sıfatının yerleştirilmesi aslında önemli bir gösterge.
Bu haber hakkında başka senaryolar da üretebiliriz. “Abesle iştigal” denebilir ama artık her gün çarpık, saçma, korkunç, akıl dışı ve hunhar olanlarla uğraşmak zorundayız. Türkiye artık çocukların öldürülmesinin olağan olduğu bir ülke. İçimiz parçalansa da, uğraşmak zorundayız.
Haberin başlığı farklı olsaydı, acaba ne olurdu? TOMA uykuda yakaladı? Tank eve girdi? Kobra eve daldı? F16 uykuda bombaladı? “Panzer” başlıklı habere ses çıkarmayanlar tepki verirler miydi?
Daha kötüsünü düşünelim. Öldürülen çocukların sayısı iki değil, üç olsaydı? Ya da dört? Hatta beş, altı? Çocukların öldürülmesine ses çıkarmayanlar tepki verirler miydi?
Hiç sanmıyorum. Yalnızca bir çocuğun bile zarar görmesi olasılığı ortaya çıktığında ayağa kalkması gereken milyonlarca insanın, uzun zamandır çocukların öldürülmesine sessiz kalması sağlanabilmişse, sayının iki değil üç, beş veya dokuz olması hiçbir şey değiştirmeyecektir.
Şimdi daha önemli bir soruyu ele alalım. Öldürülen çocuklardan biri, 7 yaşındaki Muhammet. Diğeri ise 6 yaşındaki Furkan. Çocukların adları da bir şeylerin göstergesi.
Aylar boyunca “Kabataş’taki bacım!” üzerinden ortalığı kasıp kavuranların, ikide bir “Müslüman kardeşlerimiz!” dediğinde büyük iş başardığını sananların, Muhammet ve Furkan’a sahip çıkmamasının bir anlamı olsa gerek…
Lafı uzatmaya gerek yok. Onların dünyaları yalan dolan. “Kabataş’taki bacı!” değerli, otobüste tekme atılan kadın ise değerli değil. Tecavüze uğrayan kadınlar, saldırıya uğrayan veya öldürülen kadınlar? Hiç önemli değiller. Neyin önem taşıdığını ise ancak iktidarın keyfi belirleyebilir.
Muhammet ve Furkan Silopi’de değil, Sultanbeyli’de öldürülseydi, o zaman iktidar ve iktidardaki zihniyete kapılanlar farklı davranacaklardı. Bu çocuklar Silopi’deki Karşıyaka Mahallesi’nde değil de, başka bir Karşıyaka Mahallesi’nde öldürülmüş olsalardı, çok ama çok farklı davranacaklardı.
Bu iki çocuk Silopi’de değil de, Halep’te öldürülmüş olsalardı? Yandaş medya ortalığı kasıp kavurmaz mıydı?
Ya Amsterdam’da öldürülmüş olsalardı; hele bir de polis aracı ile öldürülmüş olsalardı? İşte o zaman, açıklama yapma yarışı başlardı. Hatta belki, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı yine Hollanda’ya çıkartma yapar; Dışişleri Bakanı uçağına atladığı gibi devreye girerdi.
Bunları yazmak iç karartıcı ama gerçekleri anlatmak gerekiyor. İktidar açısından çocukların hiç değeri yok. Çocukların değerlenmesi için doğru yerde, doğru zamanda bulunmaları, ya da değerli birinin çocukları olmaları gerekiyor.
Eğer bir çocuğun ölümü sıkı siyasi malzeme sunuyorsa, o çocuk birden değerleniyor, ölümü birden kabul edilemez oluyor. Ya bir iş makinesine kapılarak ölen çocuklar? Onların ölümü olağan. Ölüm onların yazgısı.
Vahşi kapitalizmin kuralı, bu.
Vahşi kapitalizm ile milliyetçiliği, ırkçılığı ve İslamcılığı bir araya getiren iktidar açısından bazı çocuklar erkenden ölmek için doğarlar.
Muhammet ve Furkan gibi. Onları öldüren polislerin sarhoş oldukları söyleniyor. Onları sarhoş edenin her gün soludukları ırkçı-dinci zihniyet ve vahşi militarizm ile dolu siyasi iklim olduğuna kuşku yok. Yoksa iki çocuğu uykularında öldürdükleri için utançlarından ölürlerdi.

Yorumunuzu Gönderin